ARKADAŞLARINIZ SİZİ NASIL TANIMLAR? KERANACI.

En iyi arkadaşım Şuşu, bir buçuk ay önce Hoyrat Hukuk Bürosu’ndan istifa etti. Hoyrat Hukuk Bürosu, bir plazanın 8 katını kapatmış, avukat giysilerinde 3 renk kuralı getirmiş ve çaycılarına papyon giydiren güzide bir büromuz. Şuşu Hoyrat Hukuk Bürosu’nun tüm kaprislerine tam 5 ay boyunca gıkını çıkarmadan katlandı.Stresten (sonradan geri aldığı) 7 kilo verdi, her daim içinde garip bir karın ağrısı ile dolaşmayı alışkanlık haline getirmişti. Şuşu’nun bu entrika, gammazlama, hataya tahammülsüzlük, performans tablosunda sarı işaretler terörü kısacası mobbing ortamında geçirdiği 5 ay ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte istifa öyküsü de bu öykünün bir devamı olup onu da ayrıntılarıyla söz konusu yazıda anlatmayı düşünüyorum. Şimdilik bu konuda şunu bilmekle yetinebilirsiniz: İstifa öyküsü, Şuşu’nun daha önce hiç görmediği bir belgedeki hatalar yüzünden İngilizce olarak yarım saat boyunca aşağılayıcı ifadelere maruz kalmasını içeriyor.

Ancak şu birkaç aydır stajyerlik hayatında öğrendiğim bir şey varsa o da şudur ki işverenler yüzsüzdür.

Zira hepimiz stajımızın ilk altı ayındayız, avukatlık kanununa ve staj yönetmeliğine göre çalışmamız yasaklanmıştır. Yani Şuşu da İstanbul Barosuna kayıtlı diğer 25.000 stajyer avukat gibi sigortasız, kayıtsız çalışmaktaydı. Bu şekilde bir çalışmanın çalışmadan çok bir “öğrenme” olduğu söylenebilir. Ancak adama “Sen bu insanlara onca saat ne öğretiyorsun hacı?” diye sorarlar diye düşünüyorum. Zira Şuşu sabah işe 9’da gidiyor, gece 2’de yorgun argın dönüyordu. Evlendiğinin ertesi günü dahi yazılacak bir raporu vardı. Üstelik avukat işverenin doğal yüzsüzlüğü sonucu, departman başkanı nikahtan önce arayıp nikahı 15 dakika ertelemesini istemiş, bu isteği reddedilince küsmüştü.

İşverenin yüzsüzlüğü demiştim. Aslında işveren değil sanırım yüzsüz olan sektörün kendisi. Hemen nedenini açıklayayım: Sektör yüzsüzdür çünkü kanun dışı çalıştırdığı stajyerin istifasını “iş ahlakı bakımından bir felaket” olarak görür. Zavallı Şuşu da bir buçuk aydır görüşmeye gittiği her büroya istifa sebeplerini açıklamaktan ve kendini temize çıkarmaya uğraşmaktan bıkmış usanmış vaziyetteydi. Her görüşmeye girdiği yerde karşısına aynı soru geliyordu:

HOYRAT HUKUK BÜROSUNDAN NEDEN İSTİFA ETTİN?

Şuşu ile tesadüfen adliyede karşılaştığımızda iş arayışındaydı. İkimizin de staj değişim günü olduğu için beklememiz gerekti, oturup Beltur’da bir kahve içtik. Şuşu’yu acayip özlemiştim. Blogumu çok beğendiğini, plaza bürolarına daha çok ağırlık vermemi söyledi. İş görüşmelerindeki sorulardan bıkmış. Ona aşağıdaki Yiğit Özgür karikatürünü anımsatıyormuş:

Image

(Arkadaşlarınız sizi nasıl tanımlar? Keranacı.)

En çok sorulan soru ise açık ara neden evlendinmiş. Şuşu da bir görüşmede kendinizi anlatınız sorusuna cevap olarak kendini epeyce anlattıktan sonra “Eylül’de Hoyrat Hukuk Bürosu’nda işe başladım, Ekim’de de evlendim, eşim X Üniversitesi Hukuk Fakültesi X kürsüsünde araştırma görevlisi” demiş bulunmuş. Mülakatı yapanlar da “sormamıştık ama neyse.” demişler.

Buradan ne çıkarıyoruz?

“Evlilik cool değildir ve görüşmelerde “eşinizi” anlatırsanız kendi ayakları üzerinde duramayan ezik bir evlilik meraklısı durumuna düşersiniz.”

(Yemeyin bizi sevgili deneyimli avukatlar. Allah aşkına sizin neyiniz cool ki evliliği cool bulmuyorsunuz? Siz evli veya çocuklu insan istemiyorsunuz çünkü o zaman kimse hayatını size vakfedemiyor. Yani  Allah aşkına.)

Bari çocuk yapmamasını sıkıca tembih ettikten sonra Şuşu’yu arayacaklarını söylemişler.

Bu arada Şuşu, daha sempatik bulduğu başka bir büroya evet demiş.

Bu arada Cool hukuk Bürosu Şuşu’yu gerçekten aramış ve 3 buçuk milyar teklif etmiş.

Sevgili okuyucu, sizi bilmiyorum ama üç buçuk milyar benim için inanılmaz bir ücret. Şuşu için de öyle, bu yüzden Sempatik hukuk bürosuna dokunaklı bir özür maili yazdı:

Sevgili Sempatik hukuk bürosu,

Sizlere geçen hafta büyük bir gönül rahatlığıyla evet demiştim. Ancak sizden sakladığım bir nokta vardı. O da şu ki sizinle anlaşmamızdan bir gün sonra Cool Hukuk Bürosu’na mülakata gittim. Aslında sizinle çalışacağım için biraz da içim rahat gittim açıkçası, hani sırf ayıp olmasın diye. Hoyrat Hukuk’la olan ilişkimi anlatırken dahi baya rahattım yani. Ama sonra bana döndüler sevgili Sempatik Hukuk Bürosu. Ve de verdikleri para sizin vereceğinizin yani ıı, iki katı felan. Ya şimdi şöyle, annemler artık beni beslemekten bıkmış vaziyette. Bu üç buçuk milyar beni baya iyi doğrultur yani. Ya Allah aşkına kim kime veriyor üç buçuk milyar? Ya benim aslında gönlüm sizdeydi. Bunlar beni iyi öttürecek. Ama yani en fazla ne kadar çalıştırabilirler ki? Zaten açıkçası ben biraz da Hoyrat’tan alışkınım. Şimdi ben yeni bir yöntem buldum. Ofisteyken hiç öyle eve gideyim filan diye düşünmeyeceğim. Hani direkt ortama adapte olacağım. Ama bu arada size çok ayıp oldu. Neyse, çok üzgünüm gerçekten. Kendinize iyi bakın.

XOXO, Şuşu.

Sempatik Hukuk Bürosu’ndan Mülayim Bey bu mailden çok duygulanıp Şuşu’ya geri döndü:

Sevgili Şuşu,

Mailin için teşekkür ederiz. Hayatta hepimiz bir noktada birtakım seçimler yapmak durumunda kalıyoruz. Bu yüzden kendini bu kadar üzme. Sana yeni işinde başarılar diliyoruz. Yolun açık olsun.

Sempatik Hukuk Bürosu Ailesi adına,

Mülayim Şükür

Şimdi üç buçuk milyar gerçekten süper bir ücret. Ama bunu saate bölünce yine saatine 3 milyona filan denk geleceğine inanıyorum. Zira ben kendiminkini hesaplamıştım. Haftada 60 saat çalışıyor olsam ayda 240. 500 bölü 240 saat ücretim 2 milyon diye hesaplamıştım. Hiçbir işverenin de biz etajerlere daha fazlasını vereceğine inanmıyorum. Bir şekilde saatten dengeliyorlar. Ancak müvekkilden stajyer çalışma saat başı ücreti olarak yaklaşık 100 dolar- 100 euro arası bir meblağ alınır. Sanırım bizler paradan ziyade birtakım manevi karşılıklar alıyoruz. İşin ilginç tarafı, biz Şuşu’yla üniversite 2’nin yazında Amerika’da hamburger sattık. Ve ikimizin de saati 7 dolardı. İşten sonra çıkıp gölde yüzmeye gidiyorduk. Şuşu Amerika’ya acayip iyi uyum sağlamıştı. Şuşu’nun mükemmel bir İngilizcesi vardır. Gerçi Şuşu orada da biraz geriliyordu. Bulaşıklar tam temiz olmadı patates bitti filan diye dertleniyordu. Yani Şuşu gerçekten iş ahlakı da TOEFL puanı gibi (114/120) son derece yüksek olan bir kızdır. Şimdi ise iş ahlakının habire sorgulanıyor olmasını biraz manidar buluyorum.

6 günlük tembellik deneyimi (ve aynı zamanda işkencesi)

1 trilyon! Boru değildi. Dava değeri 1 trilyondu. S Hanım D Bey’in dilekçesi için “Bok gibi olmuş” dedi. D Bey kovulduğundan beri onunla kendimi özdeşleştirmekten geri duramıyorum. Avukat değildi D Bey, akademisyendi. Ancak ders verdiği üniversiteden de kovulmuştu. Aramız iyi sayılırdı. Ancak son zamanlarda sevmiyordum D Bey’i. Odada yemek yedim diye demediğini bırakmamıştı. Habire nişanlısıyla telefonda konuşuyordu. Dikkatim dağılıyordu. Nişanlısını da saçma buluyordum. D Bey kendisi de evlenmek istiyor değildi. Sanki zorla evlendiriyormuşlar gibi bir hali vardı. Bütün gün bu çiftin telefonda nişan pastası seçmesini dinliyordum. Ancak kovulduktan sonra ne hikmetse onu özlemeye başladım. Şimdi kocaman odada, yapayalnızdım. Ve D Bey’in dilekçesi gayet de güzel olmuştu. S Hanım şimdi bu işi bana verdi.

Önümde koca 4 gün vardı. Önce karar araştıracaktım. Cumartesi işe gittim. İnternete girdim. Karar aradım, bulamadım. Zorlanınca biraz dans ettim. Döner sandalyede döndüm. Resim yapıp feysbuka koydum. Derken X Bey aradı:

-Az sonra bir arkadaşım gelecek Nevin. Ona kapıyı açarsın.

Gelen arkadaş mükemmel vücutlu ve son derece kibar bir kadındı. X Bey beni işaret ederek: “Nevin” dedi, “Gelmiş geçmiş en iyi stajyerim.”

İnşallah sonum D Bey gibi olmazdı.

Pazar günü Galata’da Osman’la buluştum. Osman’la buluşmayı aslında çok istemiyordum. Yıllar önce çalıştığım tercüme bürosunda tanışmıştık. Osman’ı hiçbir zaman aramazdım. Ancak sırf bu yüzden aradığında da buluşmamamazlık edemezdim. Sadece içten olmak için aşk hayatımdaki son gelişmeleri anlattım. Saatler böylece geçti. Sıfıra sıfır elde var sıfır.

Pazartesi yılbaşıydı. İşe gittim. Dilekçeye yoğunlaşmak istiyordum. Ancak Sekreter Hanım vergi dairesine gitmemi o kadar sıkılarak rica etti ki kıramadım. Sonuçta araştırmayı tamamlamamış oldum.

Pazartesi akşamı bir arkadaşımın evine gittim. Arkadaşım dışında kimseyi tanımıyordum. Erkek arkadaşının arkadaşları vardı. Aralarında bir avukat vardı. Onunla konuşmaya başladık. Bacağı hafifçe bacağıma değiyordu, ben de çekmiyordum. Ancak belki de bu benim kendi kuruntumdu. Zira hiçbir şey olmadı.

Salı günü arkadaşımla film seyrettik. Sonra Suadiye’de ortak bir arkadaşımızı gördük. Bu akadaş da tembelliğinden yakındı durdu. Hepimiz tembeldik, ne güzel. İçim rahatladı. Eve gittim, artık çalışmalıydım. Ama çalışmadım. Merhaba Hüzün’ü okudum. Sevgilimi aradım, 3G teknolojisi sayesinde görüntülü görüştük. Sonra uyuyakalmışım.

İçimde berbat bir his vardı. Midem Pazartesi içtiğim viski ve tekila şatlardan bulanıyordu. Rüyamda kusuyordum. D Hanım gelmiş bana sarılıyordu. D Hanım’ı hayal kırıklığına uğratmak dayanılmazdı. Sana Güveniyorum Nevin demişti bana. Rüyamda hisse devirleri yapılıyordu. Ben ne yapıyordum? Hiç! Hiç! Hiçbir şey yapmıyordum. Ben D Hanım’ı hak etmiyordum. O temiz, o titiz, o bekar ve düzenli D Hanım, o erkekleri aşağılayan, X Bey’in onca saygı ve yakınlık duyduğu, ve hatta çekindiği D Hanım! D Hanım, ne olur beni affedin. Ben sizin gibi değilim. Ben tembel bir serseriden başka bir şey değilim. Sizi yanılttım, evet, ama çok da sevdim aynı zamanda.

Ertesi gün işe gittim. D Hanım sorun değil dedi. Cuma sabahı elimde olsun. Olsun tabi D Hanım. Olacak. Çok özür dilerim. Yetiştiremedim. Hastaydım.

Akşam eve gittiğimde bir de baktım bizimkilerin liboş arkadaşları gelmiş. Keyiflendim. Binnur Teyze her daim işyerindeki milliyetçi arkadaşlarını nasıl dumur ettiğini anlatırdı. Azınlık hakları en sevdiği konuydu. Ben de böyle şeyleri dinlemeyi severim, sonuç olarak dilekçeyi yine yazamadım. Sevgilimi aradım. Sevgilim kitapçı dükkanı işletiyordu ve yayıncılık faaliyetleri yürütüyordu. Bence aşırı cool bir tipti. 3G ile görüntülü görüştük. Neden sonra uyuyakalmışım.

Kanepede üzerime doğru eğilen bir karartı ile uyandım. “Kırtasiyeciiiiii” diye çığırdı bu ses. “Kırtasiyeciyle mi çıkıyorsun?” “Baba?” dedim. “Kırtasiyeciyle çıkıyorsun he mi” dedi gevrek gevrek gülerek. İşte benim anamın babamın sorunu da bu bence. Taşra kökenli, eğitimle sınıf atlamış gibi olan ailelerin ortak sorunu bu hatta. Bu kişilerin paraları yok, meslekleri var. Ona kırtasiyeci buna badanacı şuna esnaf diye diye (yani freelance işler yapacak cesareti gösteren yaratıcı kişileri yaftalaya yaftalaya) çocuklarının avukat olmasına sebebiyet veriyorlar. Banyoya gittim, yüzümü yıkadım. İçimde koca bir çaresizlik. Yarın bari işe 7de gideyim, diye düşündüm.

Bugün işe 9da gittim. Geldiğimde D Hanım gelmişti. “Bugün dilekçeyi bitir Nevin’ciğim.” dedi, “Sana güveniyorum.” “Tabi D Hanım.” dedim.

Biraz yazdım, ama ilerlemiyordu. Geyikçiftliğindelaklakyapalim.com’a girdim. Admin bana yine laf çakmış. Ona laf yetiştirdim. Bu Admin her şeyde bel altı vuruyordu. Demek istediklerimi en anlaşılmayacak noktasından anlıyor, ona göre dalga geçiyordu. Ona destan gibi yorumlar yazdım.

Şimdi bu yazıyı yazıyorum, hala da Levent’teki güzel ve şirin işyerinde, tatlı ve düzenli masamdayım. Dilekçe bitmedi. Ama inanıyorum, gece uzun. İnanıyorum ki bitecek.

Stayjerin lokumla imtihanı (iş yerinde hediye kabulü gibi uncool kadın hava atması)

“4. ayda meslek hastalığına yakalandım” diyorum kendime. Meğersem omurga ne kadar önemli bir şeymiş. Sırtım ve belim o kadar ama o kadar çok ağrıyor ki dünyanın bana anlayışla yaklaşarak “Hadi sen eve git” demesini isterdim. Ama keyfiyeti patrona söylediğimde “Şimdiden mi? Kendini hazırla, daha da kötü olacaksın” dedi. Üstelik sanırım artık kimse beni eskisi kadar beğenmiyor. Sanırım biraz da saçlarını başlarını yoluyorlar. Çünkü bir beyan dilekçesi yazmayı unuttum, bir araştırmayı geciktirdim, Hakem Heyetine yolladığım posta geri döndü. Bunların hepsi de ben değil belim yüzünden oldu bence. Ama kimse bu savımı ciddiye almıyor.

SEN VE BELİN BİR BÜTÜNSÜNÜZ VE ŞIMARIK ŞIMARIK TOLERE EDİLMEYİ BEKLEME VE ONLAR SENİN PATRONUN ANAN BABAN DEĞİLLER.

Yine sessiz bir sabahta bu düşünceler içindeyken telefon çaldı. “Nevin Hanım, misafirin var.” Girişe doğru gittiğimde ise uzun boylu, esmer 2 delikanlı ile karşılaştım. Bir tanesi bana doğru geldi “Ben Erdal. Sana Serhat’tan bir hediye getirdim.”dedi. Erdal tam tarif edildiği gibi biriydi. Bana bakıyor ve gülümsüyordu. Stajyer no 2 ve sekreter bana bakıp “Ne iş” gibilerinden işaretler yaptılar. Ben de onlara durumla ilgim olmadığını ve hiçbir fikrim olmadığını anlatan tuhaf surat ifadeleriyle karşılık verdim. Sonra bu ifadeleri Erdal’ın görmüş olabileceğini düşünüp paniğe kapıldım. Zira kendisine karşı son derece minnettar olmakla beraber sadece durumumu kurtarmak lazım geldiğinden o işaretleri yapmıştım. Çünkü aşırı derecede utanmıştım ve gizli olması gereken bir şey açığa çıkmıştı: hayatımda iş yerine lokum gönderen birisi vardı ve şimdi bir açıklama bekleniyordu. Sanki insanlar bana “NE? YOKSA SEN TANIDIĞIMIZ HAFİF SÜMSÜK VE ÇOKÇA ŞAŞKIN, ZAMAN ZAMAN DA ŞAKACI STAJYER DEĞİL MİSİN? YOKSA İŞ DIŞINDA GECELERİ GİZLİCE YAŞADIĞIN BAŞKA BİR HAYATIN DA MI VAR YUH. VE DE HEDİYE ALMAK DA NEYİN NESİ VUHU BUNU AÇIKLAMALISIN”diyecekti ve işyerinde çizdiğim sıkıcı ve makul imajı genişletip çizdirmek hoşuma gitmiyordu. Herkesten sakladığım bir takım şeyler vardı. O dünyalar ayrı ayrı var olmaya devam etsin istiyordum.

Erdal gittikten sonra hem Erdal’ı hem sekreteri, hem de stajyer no 2’yi hayal kırıklığına uğratmış olmanın verdiği ezikliği içimde taşıyarak meraklı kişilere olayı anlattım. Bir tane çocukla çıkıyor gibiydik. (Nasıl tanıştığımızı açıklamadım) 29 yaşındaydı. Facebooktan fotoğrafını gösterdim. Sonra patron geldi, mutfakta lokumları görüp 5 tane yedi. “Nevin gel buraya” dedi. “Bu lokumlar nerden geliyor bakayım?” diye sordu. “Bir arkadaşım göndermiş X Bey.” dedim. “Bu arkadaş nasıl bir arkadaş anlat bakayım.” dedi. Cevap vermedim. Bir Allahın cezası lokum kutusu yüzünden nelere katlanıyorduk.

Akşama kadar ofiste herkes gelip gelip kutuyu inceledi. “Ay bu kutu müzik de çalıyor!” dedi X Hanım. Ben de utancımı yenerek kimse görmeden 2 tane yedim. Gerçekten gül aromalı ve muhteşemdi.

Ertesi gün X Hanım’la cezaevine gittik, Nijeryalı bir uyuşturucu satıcısıyla görüştük. Göz taramasından geçtik. Nijeryalı adamın elini sıkmamam konusunda X Hanım beni uyardı. Çünkü zenciler pismiş. Ben de kendimi tutamayıp şu ana kadar 1 tane zenciyle çıktığımı söyledim. (Aslında 2 ama neyse) Çok da temizdi, dedim. Gerçekten de çok titiz bir çocuktu. Avrupa Birliği Hukuku kürsüsünde asistandı. Bunu duyan X Hanım “Ay Nevin sen ne anormal bir kızsın çocuğum! Annen baban olsam seni dövmüştüm” dedi. Ben de aslında X Hanım’ı sevdiğimden üstelemedim, konuyu kapattım. Zaten o kadar belim ağrıyordu ve bu hayat enerjimi o kadar çok emiyordu ki bir şey diyemedim. Hemen cezaevinin ne kadar iğrenç olduğundan bahis açtım.

Arabada X Hanım çok şanslı olduğumu söyledi. Günümüzde böyle romantik erkekler kalmamış. Kendi kocası çok hödükmüş. Ben de iş olsun diye “Hepsi öyle X Hanım, hepsi öyle” dedim. Oysaki boşuna! X Hanım bile gizli kalmış, mutsuz olmak dışında gizli işler çeviren ve memnuniyetsiz taklidi yapıp son derece memnun olan beni görmüştü. Çok saklamaya çalışıyordum ama hoşuma da gitmişti. Zavallı ben!

Büroya geri döndüğümüzde ne göreyim? Lokumların hepsi gitmiş! Lokum kutusu bomboştu. Bunu kim yaptı tahmin etmeye çalışırken olayı aşırı komik buluyordum. Bir yandan da iyi olmuştu, çünkü sonuçta rejimdeydim. Hemen telefona sarıldım ve gönderen oğlanı aradım “Biliyor musun, lokum kutusunu boşaltmış, muhtemelen bu şerefsiz patron.” dedim. Güldü, “Olsun ben onun pekmezlisini gönderirim sana, o daha güzeldir.” dedi.

Kaytarıkçının 10 Altın cümlesi

  1. Baktım ama bu hususta bir karara rastlayamadım.
  2. Söz konusu kararları okudum ama davamıza uyan bir açıklamaya henüz rastlayamadım.
  3. Ancak çalışmalarıma devam etmekteyim.
  4. Dilekçenin planını oluşturdum, şu an yazma aşamasındayım.
  5. Konu biraz karışık, bu yüzden olaya uyarlamakta biraz güçlük çekiyorum.
  6. Alo Delet Dairesi’nden geri bildirim bekliyorum.
  7. Müvekkil o konuda geri dönmemişti değil mi X Hanım?
  8. Bir süre mübaşiri bekledim.
  9. Baki Kuru’da o konuda hiçbir açıklama yok!
  10. Çoğu bitti azı kaldı gün içinde gönderiyorum.

Kaytarıkçı cool bir öğrencidir. Çalışmadım der geçer not alır. Ne de olsa öğrencilikte çalışmamak ayıp değil, normdur. İş dünyasında ise çalışmamak iş akdinin temel prensibine aykırı bir şeydir. Bu yüzden yukarıdaki cümlelerle kaytarıkçılığızı gizlemeye bakın. Ancak bu sefer de bir işi 810 saatte yapamayan bir geri zekalı gibi görünme riskiniz var… 

SADO & SADO LAW FIRM

Her zamanki gibi 7’de işten çıktım, Beyoğlu’na arkadaşlarla buluşmaya gittim. Cem’e “gudbay partisi” yapılıyordu. Cem mastır için İngiltere’ye gidiyordu. Yeni açılan açıkhava barına girdiğimde uzun zamandır görmediğim iki kız arkadaşımı gördüm. Bunlar lisede çok iyi arkadaş olduğum kızlardı. Biri lise bittiğinden beri yurtdışındaydı, şimdi de Barselona’da konservatura kabul edilmiş. Öbürü Boğaziçi Yünivörsitide gender studies okumuş, şimdi Meksika’ya nümizmatik mastırı yapmaya gidiyordu. “Sen ne yapıyorsun?” diye sordular. Staj yaptığımı, Çağlayan’a, Bakırköy’e, Yenibosna’ya İdare Mahkemesi’ne gittiğimi, havaleleri kaybettiğimi, para yatırmayı unuttuğumu, bu sürecin acılı olduğunu, sıkıldığımı filan anlattım. 15 dakika sonra hala aynı şeyi anlattığımı fark edince bir durdum. İyice sıkıcı bir hal almaya başlamıştım.

Ben susunca onlar anlatmaya başladı. Boğaziçili olanın Meksika’da sevgilisi varmış, ama burda da varmış, Barselona çok güzelmiş, farelerin duygusal durumları ile ilgili bir mastır yapmış, ama tezini vermemiş, tango dersinde çok yakışıklı bir çocukla tanışmış. Onlar anlattıkça ben kahroluyordum. Neden derseniz şimdi aslında bu kızları ben seviyordum, zamanında kardeşten ayırmadığım bu kişileri kıskanmam söz konusu olamazdı. Ancak şu noktada yaşam tarzlarımızdaki göze batan farklılık bana seçimlerimi sorgulatır olmuştu. Ben de benzer bir hayatı arzuluyordum. Aynı şekilde içten içe bir soru vardı kafamda: “Nerden geliyor bu değirmenin suyu?” En sonunda o soruyu sordum: “Peki sizin geliriniz var mı?” dedim. Yok dediler. Sevinmiştim. Şimdi yaşadığım hayatın bir seçim değil zorunluluk olduğunu tekrar ediyordum kendime. Öte yandan bunları size anlatmaktan çekiniyorum. Çok iğrenç bir kişi olduğumu düşünüyorsunuz. Ama şu da var: tamam, bu iki arkadaşımı kıskanıyorum, ama aynı zamanda onlar parasız kalsın, sürünsün de istiyor değildim. Aksine “bırak bu işleri, gel bizim gibi yurtdışına mastıra git, sevdiğin bir konuda okumaya başla, para sorun değil” deselerdi, hep beraber Meksikalı çocuklarla dans etseydik…

Derken masada Tolga’yı fark ettim. Tolga üst dönemin en çalışkan çocuklarından biriydi. “Oo, Nevin’cim, gel bakayım yanıma, dertleşelim.” dedi. O da hukuk bitirmişti, çok iyi bir büroda çalışıyordu. “Kaçta çıkıyorsun?” dedi hemen. “7- 7 buçuk, bazen de 8 gibi” dedim. “Ooo, sizin büro iyiymiş.” dedi. “Biz 11 gibi çıkarız. Tabi 1e 1 buçuğa kaldığı oluyor.” dedi. Şimdi o çok ünlü konuya girmeye zevkli bir hazırlık yapıyordum: BÜYÜK BÜROLAR. Dırınının!!!

Tolga’da garip bir hal vardı. Aslında çok da içmemişti ama havası alınmış bir balona benziyordu. Satır aralarındaki bezginliği, acıyı hissedebiliyordum. Tangocu kızları bırakıp tamamen onu, o acıların çocuğunu dinlemeye başladım ve iki saat boyunca hiçbir şey demeden onun acılarını dinledim.

Eve geldiğimde çok yorgundum, hemen yattım ve tuhaf bir rüya gördüm.

Büyük bürolardan birinde çalışıyordum. Ancak evde çalışıyordum. Daha doğrusu işim bitmiş, eve gelmiştim. Ama “partner” (büyük bürolarda ortakları anlatmak için bunun Tükçesi yokmuş gibi kullanılan İngilizce sözcük) da benimle gelmişti. Ben evden çıkmak ve Barselona’dan gelmiş tangocu arkadaşımla buluşmak istiyordum. Ancak partner izin vermiyordu. “Saat kaç ki çıkmak istiyorsun?” diye bağırıyordu. “Koskoca kadınsın hala arkadaşlarınla buluşmaya mı gideceksin?” Derken bana ticaret hukukundan sorular sormaya başladı. Bilemeyince aşağıladı ve bana evdeki çamaşırları astırdı. Çok yorgundum ve çamaşırları asmaktan anam ağlamıştı. Artık açık açık ağlamaya başlamıştım.

Bunu gören partner “Gel yanıma” dedi. Yanına oturdum. Elini dizime koydu. Ve gözlerimin içine baktı…

Kararlı, sadist bir bakış. Efendinin kölesine bakışı. Ama seksiydi. Alabildiğine seksiydi. Normalde ittireceğim el, dizimi yakıyordu. Bu erotik bir rüyaydı bile diyebilirim. Ter içinde uyandım.

Çözmüştüm. Woody Allen haksızdı. Woody Allen, komik söz bağlamında yıllar önce bir laf etmiş: “Bazı insanlar homoseksüeldir, bazıları heteroseksüeldir, bazıları da hiç seks düşünmezler. Onlar avukat olurlar.” Ama ben şimdi bunun yanlışlığını biliyordum. Avukatlar aseksüel değildi. Avukatların o kadar çalışmalarının sebebi seksti. Onlar sado mazoşisttiler. Tolga’nın gözlerinde gördüğüm o bezgin, kabüllenmiş bakış, aslında gizli bir “tatmin alanı” olduğunu, çalışmaktan, aşağılanmaktan zevk aldığını ortaya koyuyordu. Peki ya ben? Ben asla sado mazoşist olmayacaktım. Evet, bu rüyayla neden mazoşist olunur anlamıştım ama o yola girmeyecektim.

 X Hanım’a “X Hanım, bugün staj başvuru işlemleri sebebiyle büroya gelemeyeceğim.” diye mesaj attım. “Tamam canım.” diye bir cevap geldi.

BEYAZ YAKALILARIN ARASINDA (ARBEIT MACHT FREI)

 O hafta daha çok adliye işi yapmış, uzun bir dilekçe yazmış, arada da kısa kısa ihtarnameler çekmiş, memolar hazırlamıştım. Kalem müdürlerinin odasına kibar kibar girmeye, X. İcra dairesindeki korkunç yaratığa katlanmaya (bir şey sorduğumda dalga geçiyordu) alışmış gibiydim. O Cuma ise büroda kalmıştım, oturuyordum. Derken en beklemediğim anda, camdan dışarı bakarken, “Nevin!” diye patron çağırdı. Allah şu son dilekçeyi beğenmedi herhalde diyerek seğirttim. Bütün büro patronun odasındaydı. “Nevin” dedi. “İşe başlarken sana stajyere başlangıçta para vermediğimizi söylemiştim hatırlıyorsan. Sonuçta seni tanımıyorduk, nasıl çıkacağını bilmiyorduk. Ama şimdi tanıyoruz, çok iyi çıktın. Aferin, böyle devam et. Bu para senin, al harçlık olsun.” Şimdi suratımı toplamakta güçlük çekiyordum. “Eheh, sağolun.” “Hihi, çok sağolun” gibi sesler çıkarıyor, az önce işime bakmak yerine camdan baktığım için kendimden utanıyordum. Emeğinin karşılığını almak ne güzel şeydi! Ve ben bunu hak etmek için 20 dakikada bir camdan bakmayı, internete girip girip sonra göz atma geçmişini silmeyi derhal bırakmalıydım.
Yine de haftasonu elimdeki işi bitirmedim. Bunun yerine evde kalan turist kızla Cuma günü Beyoğlu’na, Cumartesi Caddebostan sahile içmeye gittik, Pazar günü Heybeliada’da denize girdik. Gerizekalı arkadaşlarım kıza “kafamda filler sikişiyor” demeyi öğretti. Kafamda filler sikişiyor! Ne kadar hoş bir yaşam tarzıydı bu! Sonsuza dek kafamda filler sikişsin istiyordum. Ancak bu, elimdeki işin bitmesinin imkansızlaşması demekti, bu sorunu da “Allah kerim” metoduyla halletmeyi planlıyordum.Pazartesi büroya gittiğimde bir sürprizle karşılaştım: 2 yaz stajyeri. Elimdeki işin bir kısmını onlara vermem istendi. Bu iş, dıdısının dıdısının dıdısı konusunda Türkiye’deki mevzuat ve uygulama ile ilgili İngilizce olarak hazırlanacak kapsamlı bir işti, 60 sayfa filan olması gerekiyordu. Ancak sorun şuydu ki kapsam belirsizdi ve bununla ilgili hiçbir şey bulunamıyordu. Ben de açıkçası Google’a güveniyordum. Her neyse, işi biraz bu kızlara anlattım. Şu şu siteden yararlanacağız filan dedim. Bir de ellerine aynı formatta örnek olarak kullanılabilecek bir kitap verdim. Stajyerlerden adı Çisil olanı kitaba baktıı, baktıı ve o cümleyi kurdu: “Bunu okumamı beklemiyorlar herhalde.” (Daha sonra diğer stajyer ile birbirimize sürekli “Bunu yapmamı beklemiyorsun herhalde stajyer- Bunu yapmamı beklemiyorsun herhalde Nevin” diyecek, bu olayı bir komiklik vasıtası olarak kullanacaktık.) Yok dedim, okumamızı beklemiyorlar, bu sadece bir örnek, buna benzer bir şey yazacağız yani, zaten bir başlayınca gerisi geliyor filan dedim.Ancak burda sizden gizleyemeyeceğim bir şey var: bu kız biraz da benim iç sesimdi. Ben de her iş alışımda “Bunu yapmamı beklemiyorlar herhalde” diye düşünüyordum. Outlooku açıp herkese mail göndermek, “Bakın, beni bir geri zekalı farz edin. Sahte mezuniyetim sizi yanıltmasın. Ayrıca tembelim. Lütfen iş verirken bu durumu göz önünde bulunduralım. Sonra yanlış anlaşılmalar oluyor.” yazmak istiyordum. Zaten diğer stajyer ile birbirimize yaptığımız şakaların da her zaman ciddi bir tarafı oluyordu.Bir yarım saat sonra kızın bölümüyle ilgili bir site buldum. Bunu kıza da söylemek için odasına gittim, ama yoktu. Gitmişti. “Ben burda çalışmak istemiyorum” demiş ve gitmiş… Acaba nereye gitmişti? Kızın nefis vücudunu Levent sokaklarından Beşiktaş’a süzülürken, arkadaşlarını arayıp “Abiii, staj manyak bişey çıktı” derken hayal ediyordum. Belki Bebek’te bir kafeye gitmişti. Belki eve gidip rüzgarı püfür püfür alan odasında yorganların altına girmiş, blackberry’sinden erkek arkadaşına mesaj atmıştı. Kim bilir? Kızın bu öğlen vakti işten vazgeçip yaptıklarını hayal etmekte, fanteziye varan bir yan buluyordum. Sonradan diğer stajyerle konuştuğumuzda, onun da aynı fantezileri kurduğu ortaya çıkacaktı.

Ama şimdi önce “diğer stajyer”i inceleyelim. Şu ünlü Protestan okulu mezunuydu, özel bir fakültede burslu okuyordu. Şu ünlü Protestan okulu mezunlarına özgü inanılmaz çalışma ahlakına sahip gibi gelmişti bana. Süper bir şey bulmuş, bastırmıştı. Sayfaları büyük bir dikkatle çeviriyordu. Saatler geçmesine rağmen sadece bir kez tuvalete gitmiş, bir kez de çay içmişti. Kıskanıyordum. Benden bir yaş küçüktü, ancak daha çok iş deneyimine sahipti. Daha ikinci sınıftayken çok ünlü bir büroda staj yapmıştı. (Ben ikinci sınıfın yazında Amerika’da hamburger satmış, günde 882 kez “A large one or a regular one?” diye sormuştum.) Şimdi üçüncü sınıfın yazındaydı ve buradaydı. (Ben “Hippi olalım. Daha çok hippi olalım. En çok hippi olalım” anlayışında bir STK’da gönüllü olmuş, her gün adliyenin önünde basın açıklamalarına giden gruplarla takılmış, bundan dolayı kendimi çok süper cool hissetmiştim.)Yine de bence bu yazlardan bana kalan bir sürü şey vardı: hukuki metodoloji hariç!

Kıskançlık içimi bürürken aynı zamanda da suçluluk ve tiksinti de büyüyordu: Ben ne biçim bir insan olmuştum da 1 ay sonunda çalışma arkadaşımın tuvalete gitme sayısını sayar hale gelmiştim? Bu suçluluk, ben kıskançlıkla kızı izlerken kızın kafasını kaldırıp bana gülümsemesiyle perçinlendi. Bu gülümsemede bezginlik, anlayış, yoldaşlık vardı. O an kafamdaki düşmanca düşünceler temelsiz kaldı ve biliyorum belki inanmayacaksız ama bu tatlı gülücük aramızda anında bir barış sağladı. Artık onun yemek kartı ve işçilik hakları, kıdemli stajyer olarak benden sorulurdu.İkimiz o gün farklı masalarda epey çalıştık. Arada başımızı kaldırıp yine birbirimize gülümsüyorduk. Hatta bu ortaklık şerefine ona sınıf arkadaşım İbo’dan gelen maili forward ettim. İbo stajına yeni başlamış, başlar başlamaz bana işçi avukat, patron avukat ayrımı, avukatlığın zannedildiği gibi sınıflar üstü bir meslek olmadığı, genç avukatların iş yaşamına işçi olarak başladıkları ancak çabucak yükselmeyi hedefledikleri için haklarından vazgeçmeye her daim hazır oldukları, ancak yükselme olasılığının giderek azaldığı, bazı ülkelerde hukuk bürolarının ortaklarının avukat olmayan gerçek ve tüzel kişi olabileceği ve bunun, savunma hakkının sermaye ile bütünleşmesi anlamına geldiği vs vs vs konulu yazılar okumaya başlamıştı. Bunları bazen “Nevin’ciğim, belki ilgini çeker diye düşündüm” gibi son derece hoş ve şık notlar eşliğinde bana forward ediyordu. İşim olmadığından değil, tam da işim olduğu için işi gücü bırakıp mailine, onun kibar notunun aksine iğrenç bir yanıt verdim:
Konu: Çok değil 5 sene sonra!!
“Beğendiim beğendim de oğluuum sen çok yanlış şeyler okuyosun!!! Çok değil, 5 sene sonra patron avukatız. X üniversitesi her kapıyı açıyormuş. Bırak bunları hayatı boyunca icracı kalacak, o daire bu daire gezmekten varisleri çıkacak zavallı avukat parçaları düşünsün. Biz sabah havuza girip öğleden sonra A bankasıyla B bankasının birleşme sözleşemesini çek edicez. Odamızda drink makinesi olucak. Habire espresso içicez. Akşam da yakışıklı juniorlar eve gelecek.
BENİM HALA UMUDUM VAR.
XOXO Nevin, (namı diğer Ally McBeal)
Yazdığım mesajı düşünüp hala pişmiş kelle gibi gülümserken patronum geldi. Ve az önce mailimde yarattığım patron imajını sildi götürdü. Odaya geldi ve uzuuun uzuuun boşluğa baktı. Neden sonra “Dün biraz olimpiyatları seyredeyim demişim ama uyuyakaldım…” dedi. Fark ettim ki aslında patron benim 10 katım kadar filan çalışıyordu. Sabah erkenden büroya geliyor, akşam geç saatlere kadar kalıyordu. E o zaman sen çalışıyorsun ben çalışıyorum, kim dinleniyordu? Kişi ne zaman dinleniyordu? Kaç yaşına gelince insan bu işleri bırakıyordu? Sonra patron benim farkıma vardı birden, gülümsedi “Aferin Nevin! Çalış! Çalışmak özgürleştirir!” dedi. Bu söz içime su serpti, kafamda kitaplarla dolu bir odada sakallı bir adam huşu içinde okumaya, çalışmaya, üretmeye başladı. Adam yaptığı işten çok zevk alıyordu ve odada tek hakim olan şey üretkenlikti. Bu imgenin etkisi altında ben de patronuma gülümsedim. Ancak derken birden gülümsemem suratımda dondu kaldı: Bu “çalışmak özgürleştirir- arbeit macht frei” Auschwitz’in kapısında yazan cümle değil miydi? Patron ironi mi yapmıştı? Her şey soğuk bir şaka mıydı? Peki huşu içinde çalışmak ile çalışma kampında çalışmak arasındaki fark neydi? Büroda çalışmak hangisine daha çok benziyordu? İşten zevk aldığım çoktu, öyleyse bu nitelikten çok bir nicelik sorunu muydu? Bunlar beni aşardı. Ben de açıkçası pek düşünmedim ve 38. kez olmak üzere gidip kendime bir çay koydum.

Merhaba iş yaşamı

Alışamamışlığın, sıkıntının, karın ağrısının ikinci haftasındayız. Daniel Bensaid’in bahsettiği, işi olmayan giremez yazılı kapının arkasında… Çalışma yaşamına hoş geldiniz! Elinizdeki Radikal gazetesini bırakın, çiçekli elbisenizi çıkarın. Artık herkese bey ve hanım dediğiniz bir yerdesiniz. Çalışma arkadaşlarımla “peki bilmemkim bey” “oldu bilmemkim hanım” dışında hiç konuşmasam da onları sevmeye başladım. En alt kademedeki insanın, bir stajyerin duyduğu sempati bu, onlara acıyorum. İşe her zaman yorgun geliyorlar ve özel yaşamları, benim hayalini kurduğum bir özel yaşam değil. Her şey zaman ve planlama üzerine kurulu, haftasonları dahil yetiştirmek, düşünmek gereken şeyler var…

Ancak yine de dünyada üzerinde en az konuşulan ama paradoksal bir şekilde hayatımızın en büyük bölümünü kaplayan şeyden, çalışmaktan bahsediyoruz. Bazen öyle anlar oluyor ki, öyle ilginç minik şeyler göz kırpıyor ki bu yaşamdan, insan soluksuz kalıyor. Geçenlerde arkadaşım Deniz bana bir mesaj etti, senin yaptığın (iş, ceza, borçlar, miras) konulu porno, benimkisi (şirketler, ticaret) konusuz porno diye. O zaman çok hak vermiştim. Sadece belli prosedüral şeylerin kapışması gibi gelmişti bana henüz iki haftadır öğrenmeye çalıştığımız iş. Oysa o minik göz kırpma anlarında, bunları düşünmüyordum. Dilekçelerdeki, tutanaklardaki bazı gerçekler beni büyülüyordu. Kalbim çarpmaya başlıyor, bu kadar ilginç bir şeyin nasıl böyle sıradan bir formatın içinde bulunabildiğine aklım şaşıyordu. Sanki ezelden beri devam eden, sıkıcı bir porno filmi yarıda kesip baş aktris “of çok uykum geldi, uyuyalım mı?” demiş gibi hissediyordum. Şimdi bunlardan bazılarını izninizle paylaşacağım, umarım hoşunuza gider…

-Müdürün yemeğinin içinden çıkan çivi

….. Bey Merhaba,

….. işletmemizde üst düzey bir yöneticinin salatasından ekli dosyada resmini gördüğünüz çivi çıkmıştır.

Bunun sabotaj olduğu düşüncesindeyiz. Konuyla ilgili ……’de görev yapan personelin tazminatsız iş akdi feshi hangi şartlarda gerçekleşebilir?

Bu ilk değilmiş, daha önce de üst düzey yöneticilerin, müdürlerin yemeğine çivi, vida gibi şeyler konulmuş. Vay anasını dedim. Sefalet, şiddet, öfke… Hepsi bu fimdeydi. İlk katmanda bir öc alma hikayesi yatıyordu. Öfkeli işçi, bize yansımayan, ancak birazcık hissettiğimiz(aslında sosyolojik anlamda açık seçik ortada duran) bir nedenle haklı sebeple fesih nedeni yaratıyordu. Bu nedenden bir tehlike doğuyordu, müdürün ağzının ciddi şekilde yaralanması tehlikesi, ve elbette bu tehlike de bir korku ve güvensizlik ortamı yaratıyordu. Şimdi yapılacak olan, iş kanunu çerçevesine uygun bir kılıfla bu güvensizliği gidermek, işyerinde işverenin arzu ettiği üretim ortamını yeniden sağlamaktı. Aslına bakarsan bu, dilekçelerle, ihtarnamelerle yapılan bir savaştı. Gerçeklik tüm tuhaflığı, hüznüyle ordaydı, biz kanunlarda gerçekliğin gölgesinin izini sürüyorduk. Güçlü ve güçsüz dilekçelerde açık seçik görünmese de, gölgeler daha sonra gerçeği yeniden oluşturuyordu. Bana verdikleri görev: Haklı sebeple feshin şartları hakkında araştırma yapmak. Bunu yaparken şu Yargıtay kararına denk geldim:

-Başka İşçiye seni seviyorum demek (9. HD. 21.11.2002- 7403/21982)

“Somut olayda davacı işçinin davalı işyerinde çalışan bayan işçiye seni seviyorum şeklinde sataşmada bulunduğu, ve aynı davranışı karşı çıklmasına rağmen serviste arkasında oturarak devam ettirdiği, daha sonra da anılan işçinin ağabeyiyle bu nedenle kavga ettiği tanık beyanlarıyla açıkça doğrulanmıştır.

Bu durum işverence haklı fesih nedenidir. Davanın reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup…”

Vah zavallı Semih. Semih benim lisede aşık olduğum çocuğun adı. Kendisine seni seviyorum diye mektup yazıp vermiş, sonrasında akşamları etütten sonra bunların sınıfında bunu görmek umuduyla günlerce beklemiştim. Üniversitede bununla aynı sınıfa düştük. Tevekkeli değil, Ceza özelde sarkıntılık konusunu işlerken yan yan bana bakıyordu. Meğersem ilanı aşkı sataşma olarak görenler varmış. Ama bu kararı okurken seni düşünmedim değil okuyucu. Düşündüm. Bu karar da benden bir hediye olsun.

-İcra müdürüne felsefe yapan adam

Öğleden sonra bir avukatla adliyeye gittik, icra takibi yapmayı öğretmek için beni yanına aldı. 30. İcra müdürlüğünde bir adam parmağını müdürün gözüne soka soka “Ama anlamıyorsunuz, yani süreler ne içindir? Süreler ne içindir size soruyorum??!!! Ben üniversite mezunuyum, bunları anlayabilecek durumdayım. Durum çok a- ciiiil, anlatabiiyor muyum? Sizi şikayet edeceğim. Hayır, burda bir muvazaa kokusu mu alıyorsunuz ki hacze gitmiyorsunuz? Hani öyle pis işlerden kötü kokular gelir, anlatabiliyor muyum? Bu işten bir kötü koku alıyor musunuz? Öyleyse ne diye süre süre diye tutturuyorsunuz?”

Biraz kulak kabartıp durumu anladık. Adam icra takip talebi yapmış. Ancak kanunda yazan süre dolmadan hacze gidilemez. Bu süre karşı tarafın itiraz etmesi içindir. Son gün bile itiraz edebileceğinden, icra müdürünün bekleme zorunluluğu vardır, yoksa bu şikayet sebebidir ve kadıncağız işinden olabilir. Adam süre bitmeden hacze gidilsin istiyor. Bunu da “hayır yani süreler ne içindir, müdüre hanım sorarım size, ne içindir?” diye sorarak yaptırmaya çalışıyor. Neyse sonra adam çıktı ve memurun biri en doğru yorumu yaptı: “Hepimiz çok biliyoruz!”

-Gaspçıyı vuran taksici: aslan gibi yatarız

Üstüm olan avukat ablayla büroya dönmek için taksiye bindik. Taksici bize gaspa uğradığını anlattı. Ancak adamı daha sonra vurmuş. Tahliye edilmiş, hala da yargılaması sürüyormuş. “Gerekirse aslan gibi yatarız” dedi. Ben de sıcağın erittiği bit gibi kalmış azıcık beynimle bir sosyal tespit yapayım istedim: Bu ülkede hapse girmeyi bir son gibi gören de var, aslanlık olarak niteleyen de var. Yaptığım bu tespitle (dünyada 110.001. olarak) rahatladım, gözlerimi yumdum, geçmesini bekledim. O çok özledim gençliğime gittim. Salt bir umut, bir potansiyel olduğum günlere… Şimdi bir stajyerdim, ünlü bir avukatın da dediği gibi, stajyer demek etajer demek, en fazla bir etajer kadar işlevseldir. Ben salt bir umutken zannederdim ki okul bitince başka biri olacağım. Tam anlamıyla mutlu, tam bir insan. Gerçi düşününce, şimdi de mutsuz değildim. Kendi önemimi tüm gerçekliğiyle kavramıştım: çok önemli değildim. Ve bu gerçek büyüme gerçeğiydi ve beni mutlu ediyordu.

Ofise gidince artık gerçekten çok sevmeye başladığım … Bey ile … Hanım’a çay yapmayı teklif ettim. Böylece ilk diyalogumuzu yaşamış olduk.